Ünlü yazarı kadavra yaptılar

Ömer Seyfettin, kimsesiz sanıldığı için naaşı kadavra yapıldı. Edebiyatta kısa hikâyeciliğin kurucusu, Türkçülük akımının kurucularından Ömer Seyfettin, 36 yıllık kısa ömrüne ‘Kaşağı’, ‘Forsa’, ‘Topuz’, ‘Başını Vermeyen Şehit’, ‘Efruz Bey’, ‘Diyet’, ‘Pembe İncili Kaftan’ ve ‘Primo Türk Çocuğu’ gibi 125 hikâyenin yanı sıra 3 roman sığdırdı.

Asker olarak Balkan Savaşı’nda yer aldı.
Yunanlılara esir düşüp bir yıl esaret altında kaldı.
Edebiyatta kısa hikâyeciliğin kurucusu, Türkçülük akımının kurucularındandı.
Edebiyatın öz Türkçe olması için çabaladı.
Bir mart günü, ardında 3 roman ve 125 hikâye bırakarak henüz 36 yaşındayken bu dünyadan ayrıldı.
Vefat ettiğinde kimsesiz sanılıp naaşı kadavra yapıldı.
Ömer Seyfettin…

Öğretmenim o gün, göğsüme kırmızı bir kurdele iğneledi.
Sonra yanaklarımdan öptü.
Artık okumayı iyice sökmüştüm.
Okul çıkışı eve giderken geçtiğim derede ayağımın kayması sonucu suya düşmemi bile dert etmedim.
Çünkü kırmızı kurdeleme hiç çamur bulaşmamıştı.

Evimizin sokağına girdiğimde mahallemizin tonton amcası ‘Sakız Dede’ karşımda belirdi.
‘Yine dereden geçtin’ değil mi?’ dedikten sonra göğsümdeki kırmızı kurdeleyi görüp başımı okşadı.
Sonra elimden tutup beni birkaç sokak aşağımızdaki kırtasiyeye götürdü. 
Kasada oturan kadına söyledikleri dün gibi kulağımdadır;
– Bak kızım! Aslanım, okumayı sökmüş. Bir Ömer Seyfettin‘i hak etti değil mi?
Eve geldim, babaannem okumayı sökmemin ödülü olarak çökelek salatası yaptı.
Bahçeye bakan pencerenin yanındaki divana bağdaş kurup kitabı elime aldım.
‘Kaşağı’…

‘Hasan’ için hissettiğim acı…
Daha önce öyle bir acıyı hiç hissetmemiştim.
Babaannem, bana ördüğü kazaktan başını kaldırıp, ‘Yalan söylemek çok kötü değil mi kuzum?’ dedi.
Sonraki gün sırtımı bahçedeki ağaca yaslayıp ‘Kaşağı’yı bir kez daha okumaya başladım. 
Komşumuzun kızı Leyla Abla, yanıma ilişip ‘Karnendeki notların hepsi pekiyi olursa sana başka kitaplar alacağım’ dedi.
‘Ömer Amca’nın başka kitapları varsa onlardan al’ dedim.
Aldı.
İlk karne hediyem; ‘Forsa‘, ‘Başını Vermeyen Şehit’, ‘Diyet’, ‘Yemin’‘Kütük’ ve ‘Topuz’du.
Henüz 7 yaşına yeni girmiştim ama sıkı bir Ömer Seyfettin okuru olmuştum.

Ömer Seyfettin, 11 Mart 1884‘te Yüzbaşı Ömer Şevki Bey ile Fatma Hanım‘ın çocuğu olarak Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.
İki kardeşi küçük yaşlarda vefat etti.
Ömer Seyfettin, Gönen’de mahalle mektebinde başlayan ilkokulu babasının görevleri nedeniyle İnebolu, Ayancık ve İstanbul’da tamamladı.
1893’te Askerî Baytar Rüştiyesi’nin subay çocukları için açılmış özel sınıfına kaydedilen Ömer Seyfettin, 1896’da Kuleli Askeri İdadisi’ne girdi.
Daha sonra Edirne Askeri İdadisi’ne nakil oldu.
Edirne, Ömer Seyfettin’in edebi kişiliğinin ortaya çıktığı şehir oldu.
İlk kez ailesinden ayrı kalmasının ruhunda estirdiği fırtınaları kelimelerle dindirmeye başladı.
İlk öykülerini, ilk şiirlerini Edirne’de yazdı.

ENİS AVNİ’NİN ÖNERİSİYLE YAYIN DÜNYASINA GİRDİ

1900’de Edirne Askeri İdadisi’nden mezun olan Ömer Seyfettin, İstanbul’a dönerek Mekteb-i Harbiye-i Şahâne’ye başladı.
Kendisi gibi edebiyata büyük ilgi duyan, sonraki yıllarda birçok romanı yayımlanacak olan arkadaşı Enis Avni (Aka Gündüz),Mecmua-i Edebiye Dergisi‘ne Ömer Seyfettin’in öykülerini ve şiirlerini önerdi.

Enis Avni’nin önerisi kabul edilince, Ömer Seyfettin yayın dünyasına ilk adımını attı.
1903’te Makedonya’da ayaklanma çıkınca asker ihtiyacı arttı. Ömer Seyfettin ve sınıf arkadaşları ‘Sınıf-ı müstacele’ adlı bir hakla sınava girmeden okuldan mezun oldu.
Mezun olur olmaz da piyade asteğmen rütbesiyle merkezi Selanik’te bulunan 3’üncü Ordu’nun İzmir Redif Tümeni’ne bağlı Kuşadası Redif Taburu’na tayin edildi.
Oradan da İzmir Jandarma Okulu’na öğretmen olarak atandı.

‘EFRUZ BEY’ TİPLEMESİYLE ELEŞTİRDİ
İzmir, Ömer Seyfettin’in edebi kişiliğinin olgunlaştığı şehir oldu.
Zira İzmir’de tanıştığı Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)Baha TevfikŞahabettin Süleyman ve Türkçü Necip‘ten fikirler edindi.
O günlerde II. Abdülhamid‘in baskıcı yönetimine son vermek isteyen İttihat ve Terakki Partisi‘nin baskısı sonucu II. Meşrutiyet ilan edilince İstanbul, bir sarhoşluk havasına büründü.
İzmir’deki Ömer Seyfettin, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle ülkedeki sorunların çözülmediğini, Osmanlı Devleti’nden ayrılmak isteyen milletler için fırsat olduğunu, İstanbul’un sarhoşluk havasına girmesinin büyük bir tehlike olduğunu savundu.
Kişilerin değişime ayak uydurarak şartlara göre kişilik değiştirmelerini kabul edilemez buluyordu.
O kişileri, ‘Hürriyet Bayrakları’‘Efruz Bey’ ve ‘Ashab-ı Kehfimiz’de ‘Efruz Bey’ tiplemesiyle eleştirdi.

Enis Avni (1886 – 1958)

EDEBİYATTA TEMİZ DİL İSTEDİ
II. Meşrutiyet, Ömer Seyfettin’in milliyetçilik duygularının yükselmesine vesile oldu.
Hem askerdi hem yazar – şair.
Ülkesine yazar – şair olarak daha çok hizmet edeceğine karar vererek bir proje geliştirdi.
‘Edebiyatta temiz dil’…
Edebiyatın dili Farsça ve Arapça’dan kurtarılacak, öz Türkçe’ye dönüştürülecekti.
Ömer Seyfettin, bu konuda ilk adımını arkadaşı Ali Canip‘e yazdığı mektupla attı;

Ali Canip Yöntem (1887 – 1967)

Sevgili Canip Bey,
Cevabınızı almadan işte ben yazıyorum. Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanırım. Bakınız ne? Biraz izah edeyim: edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç ve tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız –her zaman düşündüğümüz gibi– berbat, perişan, fenne, mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatını biraz tanıyan mümkün değil bu nefretten kurtulamaz.
Bu lisanı zaman ve vakıfane bir sa’y tasfiye eder. Ben, işte, edebiyattan vazgeçtikten sonra tetebbu edeceğim fenlere, ilimlere çalışırken bu tasfiyeye de yardım edeceğim “…” ve “…” gibi nura ve hakikate muhtaç Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeye çalışmayacağım. Sa’yimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı?
Bunu yalnızca başaramam: Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilâl vücuda getirelim. Ah büyük fikir, sa’y, sebat ister.

Genç Kalemler Dergisi

‘HAYDİ CANIM SEN DE’ TAVIRLARIYLA KARŞILAŞTI
Ömer Seyfettin, mektuptan hemen sonra askerlikten ayrılarak gittiği Selanik’te Genç Kalemler Dergisi‘ne ‘Yeni Lisan’ makalesini yazdı. Makalesinde edebiyatta öz Türkçe’nin kullanılması gerektiğini dile getirerek bu konudaki görüşlerini dile getirdi.
Görüşleri, kimi meslektaşları tarafından heyecanla kabul görürken kimi meslektaşları ‘Haydi canım sen de’ tavrı gösterdi.
Ömer Seyfettin, dil konusunda düşündüklerini ilk kez ‘Bahar ve Kelebekler’de uygularken birçok meslektaşı kendisini takip etti.
Onlardan biri de Ziya Bey (Gökalp)…
Genç Kalemler’e katılan Ziya Gökalp’in yanı sıra Türk Yurdu Dergisi ve Türk Ocağı, Türkçülük hareketinin yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.

Ziya Gökalp (1876 – 1924)

İtalyanlar, 1911’de Trablusgarp’a saldırıya geçti.
Ömer Seyfettin bu saldırının bir aileye etkisini ‘Primo Türk Çocuğu’ adlı hikâyesinde kaleme aldı,
Annesi İtalyan, babası Türk olan ‘Primo’nun, okulda arkadaşlarının da etkisiyle Türklüğünü keşfetmesini anlatan ‘Primo Türk Çocuğu’nda Ömer Seyfettin, o dönemde çok yaygın olan, yabancı kadınlarla evlenme modasını ideolojik açıdan eleştirdi.

YUNANLILARA ESİR DÜŞTÜ
Ömer Seyfettin, 1912’de Balkan Savaşı‘nın başlamasıyla yeniden askere çağrıldı.
Çarpışma sırasında Yunanlılara esir düşen Ömer Seyfettin, götürüldüğü Nafliyon Kasabası’nda utanç içinde ordudaki çözülmeyi, Balkan kavimlerindeki Türk düşmanlığının boyutlarını gördü.
Esir kaldığı bir yıl boyunca hep okudu, hep yazdı.
Gözlemlerini defterine şöyle dile getirdi; “Ayın kaçı, bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse de bilmiyor. Ne felâket yarabbi, ricatin, inhizamın en çirkinini gördüm. Bugün burada Köprülü’nün önündeyiz. İki fırka kaçtı. Yalnız bizim nizamiye fırkası kaldı. Birden ricat emri verildi. Hep kendimizi galip sanıyorduk. Meğerse müthiş surette mağlup imişiz. Toplar filan hep kaçtı. En nihayet bizim tabur kalmıştı. Biz de çekildik. Bütün gece tam on iki saat yürüyerek, sabaha yakın Kiliseli’ye geldik. Oradan dün sabah kalktık. Buraya döküldük. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh ne felâket… Kadın, çoluk, çocuk, tam beş bin ev imiş.”
Ömer Seyfettin asırlarca Türk yurdu olan Balkanlar’da geliştirilmiş Türk düşmanlığı karşısında şu cümleyi de yazdı; “Demek Türklerin yaşama hakkı yokmuş.”

BALKAN SAVAŞLARI, HİKÂYECİLİĞİNİ GELİŞTİRDİ
Ömer Seyfettin’in Balkan Savaşı sırasında elde ettiği izlenimleri, hikâyeciliğinin önemli bir kısmını oluşturdu.
Balkanlar’daki komitecilik faaliyetinin bizzat kendi insanlarına çektirdiklerini ‘Bomba’da kaleme aldı.
‘Beyaz Lâle’
‘Nakarat’‘Hürriyet Bayrakları’ ile de Bulgarların amaçları uğruna nasıl yetiştirildiklerini ve zalimliklerini teşhir etti.
15 Kasım 1913’te esaretten kurtulan Ömer Seyfettin, İstanbul’a dönerek askerlikten tekrar ayrıldı.
Ne var ki beş parası yoktur.
Yazarlıktan para kazanamayan Ömer Seyfettin, Kabataş Sultanisi’nde edebiyat öğretmenliğe başladı.
Balkan Savaşları’ndan ziyadesiyle yorulan Türkiye’yi yeni bir felaket daha beklemektedir.
I. Dünya Savaşı…

I. Dünya Savaşı (1914 – 1918)

* Sarıkamış Harekatı (22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915)
* I. Kanal Harekatı (28 Ocak – 3 Şubat 1915)
* Kut-ül Amare Kuşatması (7 Aralık 1915 – 29 Nisan 1916)
* Barbaros Hayreddin Paşa Zırhlısı’nın Batırılışı (8 Ağustos 1915)

Barbaros Hayreddin Paşa Zırhlısı’nın Osmanlı Devleti’ne verilmesinin töreni… (1910)

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı sırasında yukarıdaki olaylarda büyük kayıplar verdi.
Çanakkale Savaşı‘nda da büyük kayıplar verilse de 7 düvele karşı verilen mücadelenin sonunda 15 Mart 1915‘teki zafer ülkede büyük bir heyecan yarattı.Ömer Seyfettin, başka yazarlarla birlikte Çanakkale Savaşı’ndaki cephelere davet edildi.
Çanakkale Zaferi
‘nin yaşanan onca felaketten sonra her şeyden vazgeçmiş gibi bekleyen halkın üzerindeki etkisini hikâyelerine konu edindi;
* ‘Çanakkale’den Sonra’
* ‘Müjde’
* ‘Kaç Yerinden’

Bu hikâyelerinin yanı sıra ‘Dünkü Kahramanlar’, ‘Bugünkü Kahramanlar’ başlıklı yazılar da yazdı.

Çanakkale’de büyük bir zafer kazanılsa da durum, ülke genelinde hiç iyi değildi.
İngilizler tarafından satın alınan Mekke Şerifi Hüseyin isyan etti.
Bağdat, Kudüs, Şam ve Halep düşmanların eline geçti.
İstanbul işgal edildi. General Franchet d’Espérey Fatih havasıyla at üstünde İstanbul’a girdi.
Meclis-i Mebusan feshedilerek İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tutuklanarak hapse gönderildi.
Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey, idam edildi.
Kars, Ermeniler; Antalya ve Kuşadası, İtalyanlar; İzmir ve Batı Anadolu ise Yunanlılar tarafından işgal edildi.
Vatanperver yazarlar; Ziya GökalpHüseyin Cahit YalçıkSüleyman NazifAhmet Ağaoğlu hakkında Malta sürgünü emri verildi. 
Anadolu’da doğmakta olan Milli Mücadele‘yi daha başında yok etmek amacıyla kurulan Kuva-yı İnzibatiye kumandanı Çerkez Anzavur, Anadolu’ya gönderildi.
Patrikler, galip devletlerden bütün Türkiye’nin işgalini istedi.

EVLİLİĞİNİ SOSYETEDEN YAPTI
Ömer Seyfettin, çok genç olmasına rağmen çok yorgundu.
Balkan Savaşları ve bir yıllık esaret, Ömer Seyfettin’i zihnen de bedenen de ziyadesiyle yormuştu.
Huzurlu bir aile ortamının özlemi içinde olan Ömer Seyfettin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden Kadıköylü Doktor Besim Edhem Bey’in kızı Calibe Hanım‘a talip oldu.
Calibe Hanım, çağdaş eğitim görmüş, Fransız okulunda okumuş, Moda – Mühürdar sosyetesinden, ince yapılı, zarif bir genç kızdı.

KIZI 1 YAŞINDAYKEN BOŞANDI
Ömer Seyfettin ile Calibe Hanım, 1915’te evlendi.
6 Aralık 1916’da da baba oldu.
Kızına yaprakların arasından sızan gün ışığı anlamına gelen Güner ismini verdi.
Ömer Seyfettin, hem ülkede olup bitenlerden hem de mutlu olamadığı evliliğinden dolayı ziyadesiyle dertlidir.
Eşi Calibe Hanım’dan kızı Güner (Elgen),henüz 1 yaşındayken boşanan Ömer Seyfettin, Kalamış’taki evine çekilerek yalnız bir yaşam sürmeye başladı.
Kızı Güner’i göremiyor olması dertlerini de daha artırdı.
Durmadan yazdı, yazdı, yazdı…

ÖMER SEYFETTİN’İN KIZI OLDUĞUNU BİLMİYORDU
Calibe Hanım, Mehmet Faik Bey ile evlendi.
Güner Hanım, yaptığı bir röportajda şunları söylemişti; “Üvey babayla büyüdüm. Ama üveylik nedir, bana bildirmediler, hissettirmediler. Üvey anne vardır da, üvey baba olmazmış. Öyle derler. Annemi üç kişi istemiş. Bunlar arasından, annem, babamı seçmiş. Sonra babamdan ayrılınca, eski taliplisi Mehmet Faik Bey ile ikinci evliliğini yapmış. 11 yaşıma kadar, üvey babam olduğunu bilmedim. Annem şart koşmuş, başka çocuk yapmam diye. Babamın ablası vardı; büyükannem ona götürürdü beni. Güzide Hanım… Ama halam olduğunu söylemezlerdi. Beni görünce ağlar, ağlardı… Bayramlarda giderdik. Merak ederdim ağlamasının nedenini; büyükanneme sorardım. ‘Senin yaşında bir torun kaybetmiş de, onun için’ diye açıklardı. İnanırdım.
Sonra evden giden bir hizmetçi söyledi bana, Mehmet Faik Bey’in üvey babam olduğunu. Annemin üstüne saldırdım. Annem, bunu bildiğimi Mehmet Faik Bey’e hissettirmememi istedi. Öldüğünde 13 yaşındaydım. Nur içinde yatsın. Babamın hikâyeleriyle ilk kez okul kitaplarında karşılaştım. Daha sonra kendim alıp okudum. Ömer Seyfettin’in kızı olmam, çevremde her zaman ilgi yaratıyordu. Bir defasında yurt dışından dönüyordum. Pasaportuma bakan görevli, Ömer Seyfettin adını görünce daha bir ilgilendi. ‘Kızı mısın?’ diye sordu. ‘Evet’ dedim gururla.”

Güner Elgen (1916 – 2007)

TÜRKİYE’NİN İLK RALLİ ŞAMPİYONU OLDU
Güner Elgen, Ömer Seyfettin’in kızı olduğunu 11 yaşındayken öğrendi. O yaşına kadar üvey babasını öz babası olarak bildi. 19 yaşında Türk asıllı Mısır vatandaşı bir subayla evlendi. Eşinin hediye ettiği Jaguar marka otomobille Anadolu’yu ve birçok Avrupa kentini dolaştı.
1957’de Türkiye Otomobil Kulübü, kadınlar arasında bir ralli düzenledi. 230 kilometrelik kentlerarası rallide başta 3 kadının yarışması planlandı. Zaten yarışmaya başvuru da olmamıştı.
Güner Elgen, son anda yarışmaya başvuruda bulundu. Kulüp yetkililerinin asıl yarışmacılara eşlik edecek bir figüran sürücü olarak gördükleri Elgen, damalı bayrağı gören ilk yarışmacı oldu.
Güner Elgen, 2007’de 91 yaşında vefat etti.

ŞEKER HASTALIĞINA YAKALANDI
Ömer Seyfettin, şeker hastalığına yakalandı.
Ne var ki hastalığından ne kendisinin haberi vardı ne de doktorların.
Yemek yiyemeyen Ömer Seyfettin, kısa sürede çok fazla kilo kaybına uğradı.
Kendisiyle ilgilenen Ali Canip (Yöntem),evinden getirdiği yemekleri yedirmeye çalışıyordu ama nafile…
Yemek yiyemiyordu.
O zamanlar, şeker hastalığı hakkında bilgiye sahip olunmadığı gibi insülinin elde edilmesine henüz 16 ay vardı.
Doktorlar, ateşlenmesi ve eklem ağrıları çekmesi nedeniyle romatizma teşhisi koydukları Ömer Seyfettin’e gerçek hastalığının şiddetlenmesine yol açan şeker içeriği bol portakal, mandalina yemesini ve üzüm hoşafı içmesini tembihledi.
İnsülin: 27 Temmuz 1921’de, Kanada’da Toronto Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Dr. Frederick Banting ve yardımcısı Charles H. Best tarafından elde edildi.

Dr. Frederick Banting (Sağda) – Charles H. Best

KİMSESİZ SANILDI
Ömer Seyfettin, 23 Şubat 1920’de doktorları tarafından Haydarpaşa Hastanesi’ne yatırıldı.
6 Mart 1920‘de kızı Güner’i uzun zamandır görememiş olmanın acısıyla ‘Çocuk, çocuk’ şeklinde sayıklayarak henüz 36 yaşındayken vefat etti.
Hastanede kimsenin ziyaret etmemesi, cenazesine kimsenin sahip çıkmaması nedeniyle kimsesiz biri olduğu düşünülen Ömer Seyfettin’in naaşı, tıp fakültesi öğrencilerinin dersinde kadavra olarak kullanıldı.

FOTOĞRAFI GÖREN HASTANEYE KOŞTU
Naaşının kadavra olarak kullanıldığı fotoğraf, gazetelerdeki bir tıp haberinde yayımlanınca Ömer Seyfettin’i tanıyanlar hastaneye koştu.
Ne var ki iş işten geçmişti.

Arkadaşları, cenazesinden geriye kalanları Mahmud Paşa Haziresi‘nde toprağa verdi.
1939’da yol çalışmaları nedeniyle Mahmud Paşa Haziresi’nden cenazelerin alınarak başka mezarlıklara defnedilmesi istendi.
Ömer Seyfettin’in cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.