Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi

Zorunlu olmadıkça evden çıkmadığımız şu günlerde yan yana gelmeden de birlikte yapabildiğimiz nadir şeylerden biri, ayrı evlerde de olsak, aynı filmleri izlemek ve bu filmler üzerine fikir yürütmek. Buna küçük de olsa bir katkıda bulunmak amacıyla Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi başlığı altında her gün 10 filmlik bir seçki oluşturuyoruz ve bu seyir listelerinin bugün üçüncüsünü yayınlıyoruz. Filmlerden oluşan engin bir okyanusun içinde daha önce denk gelmediğimiz yönetmenleri, filmleri, farklı anlatıları keşfetmemize vesile olmasını umuyoruz hazırladığımız bu minik listelerin. Birçok film prodüksiyonunun durdurulduğu, üretimin neredeyse durma noktasına geldiği şu zaman dilimini, daha önce izlemediğimiz, alışkın olmadığımız türde filmlerle ya da yeniden görmek istediğimiz klasiklerle aramızdaki mesafeyi kapatmak için kullanabiliriz pekâlâ. Buna uygun olarak bugünkü listemizde Elia Kazan, David Lean gibi klasik Hollywood’un özgün yaratıcılarından, David Cronenberg ve Seijun Suzuki gibi tür sinemasını yeniden tanımlayan yönetmenlere, Dogme 95’in öncü ismi Thomas Wintenberg’ten, müzik dünyasının en büyük yıldızlarından Nick Cave’i merkeze alan bir belgesele dek 10 filmlik bir seçki hazırladık.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #3

Häxan (1922)

Günümüzde büyük bir değişim içinde olan korku sinemasının evriminin ateşini sinemanın sessiz yıllarından çakan Danimarkalı yönetmen Benjamin Christensen, çağının ötesindeki sanatçılardan biridir. Cadılık ve büyücülüğün Avrupa’daki tarihini mitler, masallar, dini öyküler, dini sanat eserleri ve folklor üzerinden anlatan imge bombardımanı hüviyetindeki filmi Häxan’sa onun başyapıtlarındandır. İsveçli yerel otoritelerin yasaklamaya çalıştığı, Christensen’in destek istediği tarihçilerin fellik fellik kaçtığı bu lanetli film, konuya ilgi duyanların, sessiz sinemanın ilginç örnekleriyle tanışmak isteyenlerin ilgisini çekebilecek türden eşsiz bir deneyim.

Brief Encounter (1945)

Arabistanlı Lawrence – Lawrence of Arabia, Kwai Köprüsü – The Bridge on the River Kwai ve Dr. Jivago gibi filmlerin usta yönetmeni David Lean’in kariyerindeki minimal eserlerden biri olan Brief Encounter, tren garının kafeteryasında tanışan evli bir kadınla evli bir erkeğin imkânsız aşk hikâyesini konu eder. Celia Johnson ve Trevor Howard’dan incelikli performanslar alan Lean, filmini klasik Hollywood’un muhafazakâr kodlarına görece aykırı, döneminin ötesinde bir romantizmle taçlandırır. Brief Encounter, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Senaryo kategorilerinde Oscar adaylığı kazanmıştır.

A Streetcar Named Desire (1951)

Marlon Brando’nun perdeden taşan ve neredeyse zamanı aşan personasıyla damgasını vurduğu bu Elia Kazan filmi, lise öğretmeni Blanche DuBois, kız kardeşi Stella ve onun eşi Stanley’nin ilişkisine odaklanır. Tennessee Williams’ın oyunundan sinemaya uyarlanan filmde Kazan, Blanche ve Stanley arasında olduğu kadar, Stanley ve Stella arasında da müthiş bir cinsel gerilim inşa eder. Vivien Leigh ve Kim Hunter’ın da yıldızlaştığı film, 12 dalda Oscar adaylığı kazanmış, Leigh’e En İyi Kadın Oyuncu, Hunter’a da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde Oscar kazandırmıştır.

Branded to Kill (1967)

Japonya sinemasının kendine özgü yaratıcılarından Seijun Suzuki’nin imzasını taşıyan Branded to Kill, tür filmlerine farklı yaklaşımıyla tanıdığımız, hikâyeden ziyade, karakterin duygu durumunu ve aşırılıkların içinde bulduğu sükûneti yansıtmakta ustalaşan yönetmenin en iyi filmlerinden biridir. Çalıştığı kişilerle anlaşmazlığa düşen bir tetikçinin hikâyesini anlatan film, bir başka tetikçinin, hatta ülkenin en iyi kiralık katilinin de olaya karışmasıyla müthiş bir kedi-fare oyununa döner. Çizgiromanı andıran kamera açıları ve farklı anlatısıyla Branded to Kill bir kez izleyenin unutamayacağı türden gizli bir hazine.

The Dead Zone (1983)

İnsan doğası, biyopolitika ve bilimkurgu sineması üzerine kayda değer çalışmalara imza atan usta yönetmen David Cronenberg’in bu görece az bilinen filmi, beş yıl komada kaldıktan sonra mucizevi biçimde kendine gelen Johnny Smith’in hikâyesini konu eder. Smith kendine gelmiştir, ancak koma süreci ona psişik güçler armağan etmiştir. Smith artık gelecekten kesitler görebilmektedir. Bu güç başlangıçta bir armağan gibi görünse de, hayatını darmadağın edecektir. Cronenberg, Stephen King’in romanından sinemaya uyarladığı bu filmde 80’ler ABD’sinin politik iklimiyle ilgili sert eleştirilerini de sıralamayı ihmal etmez. Filmde Christopher Walken’ın performansıysa üst düzeydir.

Vagabond (1985)

Agnés Varda’nın imzasını taşıyan feminist sinemanın bu geri adım atmayan başyapıtı, donarak ölen genç bir kadının bedeninin bulunmasıyla başlar ve izleyicisine, geriye dönüşler eşliğinde genç kadının bu noktaya nasıl geldiğini aktarır. Bir gezgin, bir uyumsuz olarak karşımıza çıkan genç kadının yolculuğu boyunca karşılaştığı sıradan erkeklerle ve kadınlarla girdiği diyaloglar, hiçbir kalıba sokamadıkları bu kadınla ilgili toplumun görüşlerini, kaygılarını ortaya koyarken, onu da acı sonuna doğru sürükler. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan, başrol oyuncusu Sandrine Bonnaire’e Cesar ödülü getiren eser, şüphesiz yakın zamanda kaybettiğimiz yönetmenin en iyi filmlerinden biridir ve Varda ile henüz tanışamamış olanlar için yönetmenin sinemasına hızlı bir giriş vesilesi olacaktır!

The Celebration (1998)

Sinemanın başlangıçtaki formuna aykırı olan ışık, dekor, teatral oyunculuk gibi öğelerden, türlerden, renk düzenlemelerinden, filtrelerden arındırılması gerektiğini savunan 10 maddelik bir manifestoyla ortaya çıkan Dogma 95 akımının ilk filmi olma özelliğine sahip olan, Danimarkalı yönetmen Thomas Vintenberg imzalı The Celebration, babalarının 60’ıncı doğum gününü kutlamak üzere bir araya gelen bir aileye odaklanır. Vintenberg, aile içindeki huzursuzlukların, kavgaların, hırsların ve her türlü cerahatin ortaya döküldüğü bu kutlamayı en ham hâliyle perdeye yansıtır. Film Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış, En İyi Yabancı Film kategorisinde Altın Küre adayı olmuştur.

Wristcutters: A Love Story (2006)

Çılgın hayal dünyasıyla kendine has bir hayran kitlesi edinen yazar Etgar Keret’in kısa bir öyküsünden sinemaya uyarlanan Wristcutters: A Love Story, intihar edenlerin ölümden sonraki hayatta nereye gittiğine dair farklı bir bakış açısı koyar ortaya. Sevdiği kadını kaybettiği için intihar eden ana karakterimiz Zia, kendisini Kneller adlı bir adamın sorumlu olduğu “intihar edenler” kampında bulur. Burada tanıştığı, kendisi gibi intihardan mustarip tiplerle dünyaya geri dönmenin yollarını arar. Goran Dukic’in ilk uzun metraj filmi, Gogol Bordello ve Tom Waits şarkılarıyla, Patrick Fugit, Shannyn Sossamon ve bizzat Tom Waits’in performanslarıyla taçlanan küçük, tatlı tatlı can yakan bir bağımsız film.

The Imposter (2012) 

Bart Layton’ın imzasını taşıyan bu müthiş film, son yılların belki de en inanılmaz olaylarından birini, izleyicisini şaşkına çeviren bir kurgu maharetiyle anlatmayı başaran harika bir belgesel. Frédéric Bourdin ismini daha önce duymadıysanız, bu film sonrasında kendisini unutmanıza imkân yok. Bourdin bir kimlik değiştirme uzmanı, bir dolandırıcıdır. Ancak üç yıl önce kaybolan Amerikalı Nicholas Barclay’in yerine geçmeye çalıştığında baltaya taşa vurur. The Imposter, belgesel sinemanın son yıllarda geçirdiği evrimin önemli parçalarından biridir kesinlikle.

20,000 Days on Earth (2014)

Belgesel sinemanın geçirdiği evrimden The Imposter vesilesiyle dem vurmuşken, biyografik belgesellerin geçirdiği evrimden de bahsetmek gerekir. Konuşan kafalar ve arşiv görüntülerinden ibaret belgesellerden siz de ikrah getirdiyseniz, Nick Cave’in sahne personasını didik didik eden, bir sanatçının aslında kim olduğuna, onu tanımlayan hatıralarının ve hafızasının içinde gezinmeye yönelik bir çalışmaya dönüşen 20.000 Days on Earth imdada yetişecek cinsten, özgün bir çalışma. Filmin İstanbul Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü kazandığını da belirtmek gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.